Yazilar

<< Terug naar home | Analiz Haber

Posted by Gazeteci
Dec 04, 2019

Macron isteyince NATO ölür mü?

Londra zirvesi ya NATO’nun hangi sebeple kurulduğunun ve müttefikliğin anlamının yeniden keşfedileceği bir mecra olacak ya da Macron gibi liderlerin kaprisleriyle uluslararası istikrarı tehdit edecek yeni krizlerin doğum sahnesi haline gelecek

Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından görevinin devam ettiğini iddia eden Kuzey Atlantik İttifakı (NATO), Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra kaderini belirleyecek en kritik günlerden geçiyor. NATO üyesi ülkelerin hükümet ve devlet başkanları bugün ve yarın İngiltere’nin başkenti Londra’da, ittifakın tarihinde görülmemiş olaylarla açıklamaların gölgesinde toplanacaklar. Üstelik Londra’nın merkezi DEAŞ bağlantılı bir terör saldırısına sahne olduktan hemen sonra.

14 Mayıs 1955’te kurulan Varşova Paktı’nın ölümü ağır, fakat sessiz bir şekilde gerçekleşmişti. Berlin Duvarı’nın yıkılmasını takiben, 1990 yılının Ekim ayında Federal Almanya Cumhuriyeti’ne katılan Demokratik Almanya paktın ölüm ilanı oldu. Paktın kalan üyeleri önce 31 Mart 1991’de askeri yapıya nokta koydular; aynı yılın 1 Temmuz günü ise Varşova Paktı resmi olarak yürürlükten kalktı. Bu süreç ilerlerken Kremlin’in patronu, glasnost ve perestroyka politikalarının mimarı Mihail Gorbaçov, SSCB’deki müesses nizam tarafından NATO’ya verdiği tavizler nedeniyle eleştirildi. Hatta akabinde bir darbe girişiminin dahi hedefi oldu. Batılı ülkelerin liderlerinin NATO’nun doğuya doğru ilerlemeyeceğine dair Gorbaçov’a şifahi olarak verdikleri garantilerin “karşılıksız çek” kadar anlamsız olduğu da kısa sürede anlaşıldı. Domino etkisiyle eski Varşova Paktı üyeleri Polonya, Macaristan ve Çekya 1999’da, Romanya, Bulgaristan, Slovakya, Slovenya ve Baltık üçlüsü ise 2004’te NATO’ya üye oldu.

Macron’u NATO ile köprüleri atma noktasına getiren sürecin köklerini aslında Suriye ya da Doğu Akdeniz’de değil, Washington’da aramak gerekiyor.

NATO siyasi istişare yoluyla (Rusya’nın itirazlarına aldırmadan) doğuya ilerleyişini sürdürürken, Bosna ve Kosova savaşlarıyla askeri gücünü kullanarak Balkanlar’daki Rus etkisini kırdı. NATO 2011 yılında Libya’ya da müdahale ederek askeri gücünün etki alanını Kuzey Afrika ve Akdeniz istikametinde genişletecek adımı attı. NATO’nun nüfuz alanını genişletmeye yönelik attığı adımlar üç farklı noktada mukavemetle karşılaşarak kırıldı. İlk olarak Güney Osetya odaklı olarak Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesi, NATO’nun doğuda ulaştığı en uzak sınırlardaki ilerleyişini durdurdu. Bunu 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ve Ukrayna’nın Don Bass bölgesinin Rusya’dan askeri destek alan ayrılıkçı kuvvetler tarafından işgali ve inşa edilen hayali Berlin Duvarı izledi. Kırım’ı “köprü başı” olarak kullanan Rusya’nın, 2015 yılında Suriye’deki Esed rejimini ayakta tutmak için deniz yoluyla başlattığı askeri sevkiyat ise NATO’ya karşı Akdeniz’de denge arayışının aracı haline geldi.

NATO’nun önündeki karmaşık sorunlar

NATO ile Rusya arasında kuvvet kullanımı yoluyla denge arayışı sürerken, ABD’de Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesi, ittifakın iç organizasyon yapısına ve amaçlarına dair yeni tartışmaların da başlangıcı oldu. Asya, Orta Doğu ve Avrupa’da ABD’nin askeri yükümlülüklerini, bir başka deyişle masraflarını azaltma hedefiyle hareket eden Trump, kısa sürede NATO müttefiklerinin ittifaka yaptığı katkıyı da sorgulamaya başladı. Trump Avrupa ülkelerinin ittifakın finanse edilmesinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi yönündeki baskısını artırırken, Amerikan silah endüstrisinin ürünlerinin de Avrupa pazarında daha fazla alıcı bulmasının yollarını zorladı. F-35 beşinci nesil savaş uçağı projesi bu çatışmanın en canlı örneği haline geldi.

Londra’daki NATO zirvesinin ittifak üyeleri için bir çatışma haline gelmesinin altında yatan temel sebepleri bu şekilde sayabiliriz: 1. NATO’nun Rusya istikametinde ilerlerken karşılaştığı engeller. 2. Rusya’nın bu ilerleyişe Ukrayna, Gürcistan, Karadeniz (Kırım) ve Akdeniz’de (Suriye) verdiği yanıtlar. 3. ABD silah endüstrisinin Avrupa pazarından daha fazla pay alma beklentisi. 4. Almanya ve Fransa’nın NATO’ya arzu edilen miktarda finansal kaynak ayırmaması; Almanya’nın NATO ve ABD silahlarına harcayabileceği bütçeyi Rusya ile ortak enerji projelerine yöneltmesi. 5. Suriye’de ABD-Fransa ikilisinin Rusya ile çatışan çıkarlarının Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit edecek boyuta varması. 6. Bu esnada ABD ve Fransa terör örgütü PKK/YPG ile ittifaka girip bu yapıyı silahlandırırken, Türkiye’nin 1990’lı yıllardan bu yana ihtiyaç duyduğu yüksek irtifa hava savunma sistemlerini elde etmesini engellemeleri; bu nedenle Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemi alması üzerine Türkiye’yi F-35 uçak projesinden dışlamaları, Patriot savunma sistemlerini çekmek de dahil olmak üzere silah ambargosu tehdidini gündeme getirmeleri. 7. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Doğu Akdeniz’de destek verdiği Yunanistan-GKRY-Mısır-İsrail ittifakını korumak, Kıbrıs’tan üs elde etmek ve bölgedeki enerji kaynaklarından pay elde etmek, ABD etki alanından çıkarak Rusya ve Çin ile özel ilişkiler geliştirmek adına ittifakın ölümünü ilan etmeye yönelik girişimleri.

Görüldüğü üzere, Londra’da liderleri çözmeleri gereken çok boyutlu karmaşık bir denklemler dizisi bekliyor.

Macron’un “ABD’siz bir Avrupa” hayali

Uzun yıllardır Orta Doğu’daki bölgesel tehditlere karşı ihtiyaç duyduğu silah ve teknoloji desteği karşılanmayan, Kuzey Atlantik İttifakı Anlaşması’nın 5. maddesi gereğince “saldırıya uğrayan müttefikin savunulması” prensibi söz konusu olduğunda talebi göz ardı edilen, Doğu Akdeniz’de ve Suriye’de terör örgütleri ya da uluslararası hukuk kurallarını çiğneyen ülkelerle iş birliği yapan NATO müttefikleri tarafından tehdit edilen Türkiye’nin, Londra zirvesi öncesinde kritik bir hamle yaptığı uluslararası basına yansıdı. Haberlere göre, Türkiye ittifak için kritik önemi haiz bir planı “bloke” etmişti. Üç Baltık ülkesi ile Polonya’nın Rusya kaynaklı bir saldırıya uğraması halinde verilecek yanıtı içeren bu planın onaylanması, NATO öncelikli olarak Suriye’de faaliyet gösteren PKK/YPG’yi terör örgütü olarak tanıyana kadar Türkiye tarafından engellenecekti. Bir tarafta Türkiye’nin güncel ve somut olarak karşı karşıya olduğu terör tehdidi, diğer tarafta ise Rusya’nın Orta Avrupa ovalarını aşarak gerçekleştireceği hayal edilen, fakat neredeyse 75 yıldır gerçekleşmeyen Avrupa’yı istila hareketi. Bunlardan hangisinin daha acil öncelik taşıdığını tartışmak için herhalde ne diplomat ne de askeri uzman olmak gerekiyor. S-400 hava savunma sistemlerinin alımında olduğu gibi, yıllardır hedef olduğu terör saldırıları karşısında ısrarla sürdürülen kasıtlı bir ihmalin diplomatik alanda yanıtını verdiğinde Türkiye suçlu çıkartılmaya çalışılıyor. Bu suçlama kampanyasının başını çekense Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron.

Macron, Türkiye’yi ve Türkiye üzerinden NATO’yu hedef alan saldırısını Kasım ayının ilk haftasında Economist dergisine verdiği mülakatla başlattı. Londra’da NATO’nun kuruluşunun 70. yılına tekabül eden zirvenin de gündemini belirleyeceği anlaşılan “İttifakın beyin ölümü gerçekleşti” ifadesini bu mülakatta kullandı. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly bu saldırgan ifadeyi “İttifakın beyin ölümüne değil, beyin fırtınasına” ihtiyacı var ifadesiyle yumuşatmaya çalışsa da Fransa Cumhurbaşkanı Macron 28 Kasım’da NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ile düzenlediği basın toplantısında “beyin ölümü” ifadesinde ısrarlı olduğunu söyledi. Macron’un Economist dergisine verdiği mülakatta bu ifadeyi “NATO anlaşmasının 5. maddesi uyarınca, saldırıya uğrayan bir müttefikin kolektif savunma prensibinden yararlanması gerektiğine hala inanıyor musunuz?” sorusuna “Bilmiyorum” ile başlayan yanıtında, Suriye’deki ABD-Türkiye iş birliğini eleştirisinde kullandığını hatırlamakta yarar var. ABD Başkanı’nın terör örgütü PKK/YPG’ye verdiği desteği kesmesini “NATO’nun beyin ölümü” olarak niteleyen anlayışa yanıt, hemen ertesi gün İstanbul’dan geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan Marmara Üniversitesi’nin Recep Tayyip Erdoğan Külliyesi temel atma töreninde yaptığı konuşmada Macron’a yanıt verirken, Fransa’nın uzun bir süredir ittifaka karşı yerine getirmediği sorumlulukları hatırlattı: “‘NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir’ diyor. Önce sen kendi beyin ölümünü bir kontrol ettir. Bu ifadeler senin türündeki beyin ölümü gerçekleşmiş olanlara yakışır. NATO’ya karşı yerine getirmen gereken vecibelerini yerine getirmiyorsun”.

Fransa Kuzey Atlantik İttifakı’nın doğuşunda da öncelikli ülke konumunda değildi. Belki de General de Gaulle 1949 yılında Fransa’da Cumhurbaşkanlığı makamında olsaydı bu ittifaka hiç katılmayabilirdi.

Macron’u NATO ile köprüleri atma noktasına getiren sürecin köklerini aslında Suriye ya da Doğu Akdeniz’de değil, Washington’da aramak gerekiyor. Fransa Cumhurbaşkanı’nın 2018 yılının Nisan ayında Beyaz Saray’a yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkanı’ndan gördüğü muamele ve Fransa basınında hedef olduğu eleştiriler, Macron’un “ABD’siz bir Avrupa” fikri üzerinde düşünmeye başlamasının ilk adımı oldu. Macron o ziyaret sırasında ABD Başkanı’na iki ülke arasındaki ilişkilerin 250. yıldönümü vesilesiyle bir “dostluk meşesi” hediye etmiş, meşe fidanı iki lider tarafından Beyaz Saray’ın bahçesine dikilmişti. Bu fidan I. Dünya Savaşı sırasında Fransa topraklarında Almanya’ya karşı savaşırken ölen 2 bin ABD askerini de sembolize ediyordu. Fransa lideri fidanı dikerken bu meşenin iki ülke arasındaki uzun ilişkilerin sembolü olacağını söylemişti. Fakat Amerikalı yetkililer tarafından Avrupa’dan hastalık taşıma ihtimaline karşı karantinaya alınan bu fidan, 2019 yılına gelindiğinde Fransa-ABD ilişkileri gibi kuruyup çürüdü. Bugün Beyaz Saray bahçesinde o meşe fidanın yerinde yeller esiyor. ABD ile Fransa ilişkilerinde de durum farklı değil. Tam bu noktada Macron’un, NATO Genel Sekreteri ile düzenlediği basın toplantısında sarf ettiği bir başka cümlenin üzerinde durmak gerekiyor. Fransa Cumhurbaşkanı NATO’nun günümüz jeopolitik koşullarında “düşmanının” Çin ya da Rusya olmadığını, uluslararası terörizm olduğunu savunuyor. Tabii burada Macron’un uluslararası terörizmden anladığı şeyin PKK/YPG terörü olmadığının, kaynağı hâlâ net olarak anlaşılamamış olan DEAŞ terörü olduğunun altını çizmeliyiz.

Londra ve Lahey’deki saldırılar

Macron’un bu cümlesinden bir gün, NATO zirvesinden ise yalnızca dört gün önce Londra ve Lahey’de eş zamanlı olarak gerçekleşen bıçaklı terör saldırılarına da bir parantez açmalıyız. Londra’nın en sembolik noktalarından biri olan Londra Köprüsü’nde iki kişinin ölümüyle sonuçlanan terör saldırısını düzenleyen kişinin eski bir DEAŞ mensubu olması ve rehabilite edildiği gerekçesiyle cezaevinden çıkmış olması da garip bir tesadüf. Lahey ve Londra saldırılarıyla aynı saatlerde, Paris’teki Kuzey Garı’nda patlayıcı dolu bir çantanın bulunmasıyla, unutulmuş DEAŞ tehdidinin tam da Noel tatili yaklaşırken hortlaması, bu garip tesadüfler zincirinin bir diğer etkileyici halkası oldu.

Macron’un bu tehdidi hatırlara getirmesinden hemen sonra yaşanan gelişmeler ışığında, Rusya ve Çin’in artık NATO’nun tehdit algısı içinde olmadığı yönündeki iddiası da incelemeye değer. Anlaşılan o ki Almanya Başbakanı Merkel II. Dünya Savaşı’ndan 80 yıl sonra Avrupa’nın kendisini savunacak kapasitede olmadığına işaret ederken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ülkesinin ticari çıkarlarını besleyecek yeni bir askeri yapılanmanın peşinde. Bu yeni yapılanmanın içerisinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Yunanistan’ın olmasının öngörüldüğünü anlamak da çok zor değil. Bu şartlar altında, belki de Fransız uçak gemisi Charles de Gaulle ve beraberindeki muharebe grubunun 2019 yılının Mayıs ayında Güneydoğu Asya’ya yaptığı seferin, ABD’ye mi yoksa Çin Halk Cumhuriyeti’ne mi destek mahiyetinde olduğunu sorgulamak gerekiyor. Görünen o ki Macron, ülkesinin NATO ve Avrupa Birliği çerçevesinde yeniden organize olan çıkarları için, ülkesinin de içinde bulunduğu ittifakların ölümünü ilan etme yolunu tercih ediyor.

Fransa NATO’nun kuruluşunda öncelikli ülke değildi

Peki, sadece Macron böyle istiyor diye Kuzey Atlantik İttifakı’nın ölmesi mümkün mü? Bu sorunun yanıtını aramak için NATO’nun kuruluş sürecine bir göz atıp “Kuzey Atlantik İttifakı”nın ne demek olduğunu hatırlamak yeterli. II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde SSCB lideri Stalin Avrupa’nın tamamını ekonomik yıkıma sürükleyerek teslim almaya çalışırken, ABD’nin bu gidişata ilk yanıtı Marshall Planı’nı devreye sokmak oldu. Ancak SSCB’nin ortaya koyduğu askeri tehdidin de karşılanması gerekiyordu. İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un 1948 yılında Brüksel Anlaşması çerçevesinde Batı Avrupa’da tesis ettiği kolektif savunma anlayışı olumlu bir adım olmakla beraber, Sovyetler Birliği’nin askeri üstünlüğünü karşılayacak kapasitede değildi. Soğuk Savaş’ın hızlı gelişimi karşısında felç olan Birleşmiş Milletler’in de Avrupa’daki duruma müdahalede yetersiz kalacağının anlaşılması üzerine İngiltere, Kanada ve ABD üçlüsü yeni bir güvenlik ittifakı oluşturmak üzere gizli görüşmelere başladılar. Bu üçlünün II. Dünya Savaşı sırasında inşa ettiği iş birliği ve tedarik hattı, Atlantik okyanusunun kuzeyindeki deniz rotalarını kullanarak Avrupa’nın ayakta kalmasını sağlamıştı. 1948 yılının Şubat ayında Çekoslovakya’da komünistlerin yaptığı darbe tehlikenin giderek yaklaştığına işaret edince, mart ayında Fransa, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve Norveç’in katılımıyla devam eden müzakereler neticesinde, bir yıl içinde Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) vücuda getirildi.

Görüldüğü üzere, jeopolitik ve coğrafi şartları itibarıyla Fransa Kuzey Atlantik İttifakı’nın doğuşunda da öncelikli ülke konumunda değildi. Belki de General de Gaulle 1949 yılında Fransa’da Cumhurbaşkanlığı makamında olsaydı bu ittifaka hiç katılmayabilirdi. Nitekim 1958’de Fransa Cumhurbaşkanı seçilen de Gaulle, yeni anayasanın kabulünü takiben V. Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle beraber, Fransa’yı kademeli olarak NATO’dan uzaklaştırdı. 1959’da Fransız donanmasının NATO’nun Akdeniz filosundan ayrılmasıyla başlayan süreç, 1966’da bu ülkenin NATO’nun askeri kanadını tamamen terk etmesiyle tamamlandı. Bu gelişme üzerine NATO, merkezini Paris’ten bugün faaliyet gösterdiği Brüksel’e taşımak zorunda kaldı. De Gaulle Fransa’nın NATO’yu terk etmesinin ardından, SSCB’nin yanı sıra Asya ülkelerini ziyarete çıktı. Macron’un 28 Kasım günü Rusya ve Çin’in artık NATO’nun “düşmanları” olmadığını savunan sözleriyle ne kadar uyumlu değil mi? Küresel jeopolitik adeta tarihin bir tür tekerrürünü yaşıyor diyebiliriz. Üstelik bu defa sahnede 1966 yılındakinden çok daha güçlü bir Çin Halk Cumhuriyeti var.

Londra zirvesinin muhtemel sonuçları

Londra’daki NATO zirvesi öncesinde ortaya çıkan bu manzaranın işaretleri, aslında 15-17 Şubat 2019 tarihlerinde 55.’si düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nda verilmişti. Konferansın ardından yine Anadolu Ajansı için kaleme aldığımız analizde [1] şu satırlara yer vermiştik: “Avrupa ile ABD’nin hiçbir ortak noktada buluşamadığı konferans sonrasında hakim olan görüş, dünyanın ABD-Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti arasında yaşanacak yeni bir büyük güçler mücadelesi dönemine girdiği ve Batılı liberal demokrasilerin bu döneme hazırlıksız yakalandığı yönünde. Bu yılki konferansta ABD-Rusya çatışmasından ziyade, Transatlantik ailesinin kendi içinde yaşadığı çatışmalar ön plana çıktı”.

Münih’te toplanan bu kara bulutlar bu hafta Londra üzerinde beklenen fırtınayı koparmaya çok yakın. Londra zirvesi ya NATO’nun hangi sebeple kurulduğunun yeniden hatırlanarak müttefikliğin anlamının yeniden keşfedileceği bir mecra olacak ya da kendi ülkesinde artık siyasi gücü tükenmiş Macron gibi liderlerin kaprisleri nedeniyle uluslararası istikrarı tehdit edecek yeni krizlerin doğum sahnesi haline gelecek. Eğer başta ABD olmak üzere NATO’nun temel bileşenleri ve 29 üye ülkenin ezici çoğunluğu Rusya tehdidi konusunda samimilerse, öncelikle müttefikleri Türkiye’nin kaygılarını ön plana almak zorunda kalacaklar. Aksi takdirde, gerek terörle mücadelede gerekse füze savunması alanlarında Türkiye’ye uygulanan çifte standart, NATO üyesi hiç bir ülkenin gerçek anlamda güvende olmadığını teyit edecek.

[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]

 

AA

Dec 04, 2019
Loading posts...